Kemal Göksu

Kitap Adı:
Sahip Olmak ya da Olmak
Yazarı:
Erich Fromm
Okuduğum Tarih:
15/10/2024
Puanım:
ISBN-13:
9786050204001

“İki Varoluş Biçimi Üzerine Bir İnceleme” alt başlıklı bu kitapta Fromm, kişilerin varoluş biçimlerini “sahip olmak” ve “olmak” kavramlarına indirgiyor ve kitap boyunca bu iki kavramı çeşitli yönleriyle ele alıyor.

Hangi varoluş biçiminin insanı daha mutlu edeceği ve hayattan aldığı tatmini artıracağı konusunda çok keskin görüşleri var Fromm’un. Hatta bu görüşlerin ifadesi ve karşıt görüşlerin eleştirisi, yazarın da daha sonra kısmen itiraf edeceği gibi, neredeyse “dinsel” bir boyuta varıyor. Bu kitap akademik bir bakış açısıyla gerçeklerin peşinden koşmuyor, daha iyi bir dünya ve insan için bir manifesto beyan ediyor. Üstelik oldukça ikna edici bir manifesto.

İnsanlık tarihinde ilk kez, insanlığın fiziksel olarak varlığını sürdürebilmesi, kendi kalbindeki köklü değişikliklere bağlıdır.

İlk bakışta böyle bir ifadeye itiraz edesim pek gelmiyor zira ben de insanlığın çok ciddi sorunlarla yüzleştiğini ve bunun -henüz olmadıysa bile- er ya da geç varoluşsal bir probleme dönüşeceğini düşünüyorum. Ancak bir adım geriye çekilip duygulardan sıyrılarak tekrar düşündüğümde, bunun “insanlık tarihinde ilk kez” olduğuna ve çözümün de insanın “kendi kalbindeki köklü değişikliklere” bağlı olduğuna yeterli delil bulamıyorum. Yazarla yalnızca bir ölçüde duygudaşlıkta bulunduğumdan dolayı inanasım geliyor sadece.

Yalnızca burada değil, diğer birçok konuda da Fromm bu tip nereden çıktığını tam çözümleyemeyeceğim ancak oldukça inandırıcı gelen beyanlarda bulunuyor.

Yazar, kitap boyunca aslında insanlığın karşı karşıya kaldığı yok oluş tehlikesiyle nasıl başa çıkması gerektiğini tarif ediyor. Eğer böyle bir tehlike varsa bile, bu tehlikeyi tüm boyutlarıyla kavramak ve hatta buna bir çözüm önerisi sunulabileceğini düşünmek bana gayet gerçek dışı geliyor.

Olmak / Sahip Olmak

Fromm, meseleyi iki temel kavrama indirgiyor. İnsan doğasına uygun bulduğu ve insana huzur verdiğini düşündüğü her şeyi “olmak“, insan doğasına aykırı bulduğu ve insana çileden başka bir şey getirmediğini düşündüğü her şeyi ise “sahip olmak” başlığı altında ele alıyor. (İng. to have or to be)

Fromm’un önüme koyduklarını kendi düşüncelerimle harmanlayarak tekrar ifade edeceğim:

“Sahip olmak”, ancak “olamayanların” peşinde koştuğu bir yanılgıdır. Kendi kısacık hayatı da dahil olmak üzere, insan hiçbir zaman herhangi bir şeye tam anlamıyla sahip olamaz. Kendi becerisiyle ve hayat süresiyle kısıtlı olmak üzere ondan istifade edebilir ancak. İşte bundan dolayı maddi / manevi sahiplik arzusundan arınmalı, gerçekten anlamlı bir değişiklik yaratabileceğimiz tek alan olan “benliğimize” odaklanmalıyız.

“Olmak” derken varılacak bir menzil ya da erişilecek bir ideali tarif etmiyoruz. Sürekli değişim içerisinde, doğamıza doğru giden bir yolculuk olarak tarif edebiliriz belki. Zaten “olmanın” da “sahip olmanın” da işaret edebileceğimiz bir sonu yoktur. İkisi de sonsuz bir yoldur. Ancak ikisinin arasındaki bence en temel fark, yol boyunca bize eşlik eden duygulardır.

“Sahip olmak” yolunda giderken bize yetersizlik, kıskançlık, bencillik gibi birtakım tüketici duygular eşlik eder. “Olmak” yolunda ise tatmin ve huzur manzarası vardır.

Sahip olmak, hiçbir zaman tatmin edilemeyecek olan arzuların şımartılmasıdır. Hiçbir başarısızlığın dizginleyemeyeceği bir hırstır.

Yamyamlar başka bir insanı yediklerinde, onun güçlerinin de kendilerine geçeceğine inanırlar.

Yamyam değiliz belki ama biz de tükettiklerimizdeki ihtişamın, güzelliğin ve yararlılığın çaresizce bize de geçmesini umuyoruz. İşin garibi, tükettiklerimizde bulduğumuzu zannettiğimiz bütün güzellikleri biz kendi algımızla yaratıyoruz.

Helvadan putlar yapıp acıkınca da birer birer yiyoruz.

Mademki fiziksel nesnelere kendi kendimize bir değer atfedebiliyoruz, o halde bu değerleri bizi “olmaya” götürecek şeylere de yükleyebiliriz.

Fromm, günlük yaşamdaki faaliyetleri bu iki kavram ekseninde yeniden ele alıyor. Öğrenmek, hatırlamak, konuşmak, okumak, bilmek, sevmek ve inanmak fiillerini inceliyor. Örneğin, sahip olma ve kontrol etme arzusuyla birini sevmenin gerçekten sevmekle alakası olmadığını savunuyor. Bilgiye sahip olma hırsıyla öğrenmenin ise insanı geliştirmekten çok daha derin bir yanılgıya sürüklediğini vurguluyor.

Eski ve Yeni Ahit’ten verdiği örneklerle anlatımı pekiştiriyor ve dahası sanki anlattıklarını Tanrı’nın da iradesinde göstermeyi umarak kendine olan güvenini tazeliyor.

Aktivite / Pasivite

Fromm, aktivite ve pasivite kavramlarına “olmak” etrafında yeni bir anlam veriyor. Aktiviteyi, “insanın yeteneklerini verimli bir biçimde kullanması” olarak tanımlıyor. Pasiviteyi ise bunun tam tersi olarak.

Bu konsepti biraz zorlama buldum ve açıkçası pek de anlamadım. Belki de bu kelimeler benim dağarcığımda daha farklı anlamlar ifade ettiğindendir.

O halde neden hala sahip olmak arzusundasın?

Bütün bunları inceledikten sonra kendime sormakla mükellef olduğum ilk soru budur herhalde.

İtiraf etmeli ki sahip olmak, olmaktan çok daha kolaydır. Sahip olmak isteyenler için toplumlarımız çeşitli iktisadi sistemler kurmuşlardır. Oyun bellidir, kurallar açık seçiktir. Sahip olanlar ya da sahip olacaklar için bütün işler daha kolaydır, çünkü kurduğumuz sistemler bunu kolaylaştırır.

Sahip olmak, insanı zor sorulara maruz bırakmaz. Aksine, her şey alabildiğine basittir. Mevcut toplumlarımızdaki sahip olma patikaları onlarca yıl boyunca titizlikle düzenlenmiştir. Doğumdan eğitim hayatımızın sonuna kadar bilgiye sahip olmamız tavsiye edilir. Bir de zekaya sahip olacak kadar şanslıysak, ne âlâ! Bilginin ve zekanın bizi nihai amaç olan servete götüreceği düşünülür. Servete ulaştıktan sonra ne olacağı ise, belki de önemsiz olduğu varsayıldığından, meçhuldür. İşte bundan dolayıdır ki, hayatı boyunca sahip olmaya programlanmış insan, bir zamanlar sahip olmayı umduğu her şeye zamanla “sahip olsa” dahi, başka ne yapacağını bilmediğinden yeni sahiplik hırsları peşinde koşmaya devam eder.

Dünyanın ilk milyarderi John D. Rockefeller’ın, bir gün kendisine servet kastedilerek “Ne kadarı yeterlidir?” diye sorulduğunda “Sadece birazcık daha fazlası.” diye cevapladığı aktarılır.

Sahip olmak, özellikle hayatı boyunca bu konuda tecrübe edinmiş birisi için konfor alanının temsilidir. Sürekli kurallarını çok iyi bildiğim bir oyunu oynamaya devam edersem asla yeni bir şey öğrenmem, yeni birtakım sorular sormam gerekmez. Hırslarımla yaşar, hiçbir şey “olmadan” ölürüm.

Öte yandan “olmak” zordur. Doğduğumuzdan beri büyük bir çabayla inşa ededurduğumuz sıcacık ego kabuğumuzdan çıkmak, algılarımızın yanlışlığıyla yüzleşmek gerekir. “Sahip olmak”ta olduğu gibi her sorumuza koşacak genelgeçer cevaplar yoktur. Toplum bu konuyla yeterince ilgilenmediğinden, günlük yaşantımızda bolca örnek de bulamayız. “Olmaya” dair sorular ya akademinin soğuk koridorlarında ya da bir münzevinin isteksiz uykusunda yitirilmiştir. Bu yüzden bütün soruları yeniden sormak, daha önce hiç sorulmamışçasına yeni cevaplar uydurmak gerekir.

Şu manzaraya bakınca ümitsizliğe kapılıp yaşam ezberine geri dönmek üzere göz devirmek işten bile değil.

Dinsiz Dindarlık

Kitaptaki en ilgiç bulduğum konsept “dinsiz dindarlık.” Fromm, insanın dinsel ihtiyaçlarının olduğunu, bu yüzden sorunun “din mi, dinsizlik mi?” yerine “ne tür bir din?” olması gerektiğini söylüyor.

İnsanın bir şeyi yüceltme ihtiyacı varlığının temelinde yer alıyor. Bu nedenle toplumlar tarih boyunca birçok nesneyi yüceltmişler, bazen onlara tapınmışlar, bazen de onları Tanrı’ya ulaşmak için kutsal aracılar olarak kabul etmişler. Fromm’un bu tartışmayı götürdüğü yer ise en can alıcı nokta. Neye tapınıldığından ya da tapınmanın nasıl gerçekleştiğinden ziyade tapınma sonucunda insanın neye dönüştüğü, ne “olduğuna” odaklanmamızı istiyor.

Bir din, insanı doğru yönde davranmaya yöneltebiliyorsa, bir sürü doktrin ve ideoloji yığınından daha yararlıdır.

Dünyada genel kanı insanların zamanla dinden uzaklaştığı ve bu uzaklaşmanın kaçınılmaz olduğu yönünde. Modern insan her davranışı pragmatik bir bakış açısıyla fayda ve zarar ekseninde yorumlarken, her ne hikmetse konu din olunca fayda ve zarardan çok empirik doğrular ve yanlışlanamayan inançlar konuşuluyor. Kimse dinin fonksiyonundan bahsetmiyor, insanı yönelttiği yolu dürüstçe eleştirmekle ilgilenmiyor gibi görünüyor.

Fromm, bu tartışmayı açmakla kalmıyor, insanın toplumsal ve doğal çevresi içinde nasıl davranacağını bilebilmesi için bir “harita” ihtiyacını vurguluyor.

Belki de bu nedendendir ki, dinden uzaklaşıp “doğruyu bulma” amacıyla yola çıkan birçok insan ve inanç grubu, dönüp dolaşıp yine kendi dogmalarını yaratıyor.

Fromm, bu ihtiyacın ille de kurumsal bir dinle değil, bir toplumu oluşturan insanların ortak değerler sistemiyle de karşılanabileceğini savunuyor.

Fromm’un Protestosu ve Yeni

Bu eserde benim en cüretkar bulduğum kısım “Yeni İnsan – Yeni Toplum” başlıklı üçüncü ve en sonuncu bölüm. Fromm, psikanalist ve antropolog kimliğinden sıyrılmış ve neredeyse bir siyasetçi gibi çözüm üretme çabasına girişmiş. Kendisinin de ifade ettiği gibi, önerileri daha önceleri de farklı kimseler tarafından dile getirilmiş, dolayısıyla yepyeni bir şey sunmuyor. Yine de kendisinin “hümanizm” olarak ifade ettiği, kiminin pek tabii marksizm ya da sosyalizm ile ilişkilendirebileceği bu öneriler, daha önce en azından görünüşte benzer niyetlerle gerçekleştirilmeye çalışıldığı ve son derece elim fiyaskolarla sonuçlandığı için mesafeli yaklaşmayı tercih ediyorum.

Basitçe Fromm, “zaten hiçbir şeye gerçekten sahip olamıyoruz, öyleyse bunun adını koyalım ve özel mülkiyeti toptan kaldıralım” diyor. Fikir kulağa hoş gelse de bunun pratikte nasıl icra edileceği ve sonrasında karşılaşılabilecek problemlerin bilinmezliği çok büyük soru işaretleri.

Belki biraz fazla ileri gitmiş oluyorum ama Fromm’un bu konularda bu kadar hararetli bir şekilde çözüm önerileri geliştirmesi ve araç olarak da yasaları kullanmayı önermesi, insanlığın geleceğini kontrol etme isteği olarak yorumlanamaz mı? Kendisinin sistemden önce toplumsal bir değişimin zorunluluğundan bahsetmesi, bu değişimin sonunda zaten bir şeylerin kendiliğinden düzeleceğini iddia etmesi, ardından da düzenlemeler, kısıtlamalar ve yasalardan bahsetmesi “olmak” anlayışına ters.